Bilmece

Ağustos 1, 2007 at 12:05 am | In şiir | Leave a Comment



Bilmeceydin sen bana hatırlar mısın ey yar
Kimi gün divaneydim başıboş sokaklarda
Avare bir ümidin gölgesiydim kimi gün
Belki visal gizlidir hıçkıran dudaklarda
Hicranın verasında belkisiz tebessüm var

Aşk bir damla ben deniz sen gökte dolunaysın
Dalgalara göz kırpsan sarar bizi med cezir
Nedir bakışındaki bu esrar bu muamma
Yüreğinle yüreğime çektiğin perde nedir
Yaşamayı bekleyenler ölmeye mi gün saysın

Sen mi aşksın ben mi sen inan sezmek imkansız
Anlatır mı gözyaşım bir gün gelirse dile
Seni gören her ayna tebessümü ağlatır
Aşık olur kendine seni görse aşk bile
İmkan bende düğümlü seni çözmek imkansız

Serdar Tuncer

serdar tuncer-uğur ışılak

Temmuz 31, 2007 at 11:52 pm | In şiir | Leave a Comment

Miadım dolmaya fırsat beklerken
Tükenen ömrüme candı gözlerin
Yarına umudum kalmadı derken
Hayat döndüğüm andı gözlerin

Gözlerin olmadan boş bir izahtım
Bir anda değişti kör olan bahtım
Sarsıldı makamım , sarsıldı tahtım
Şöhretimi yıkan şandı gözlerin

Ne vahşeti vardı , ne de çilesi
Emsalsizdi bu savaşın hilesi
İçten kuşatıldı gönül kalesi
Sanki Fatih Sultan Handı gözlerin

Nazarın mıh gibi çakıldığı an
Adeta can buldu cananda bu can
Bir yanım kesilse sendin damlayan
Damarıma giren kandı gözlerin

Ne kadeh kaldırdım , ne şarap içtim
Sarhoş olmak için ben seni seçtim
İçtikçe aşkını kendimden geçtim
Halimi ayık mı sandı gözlerin

İnsaf eder , alev alev yakmazdın
Hedef alıp can evimi yıkmazdın
Bir ışık görmesen böyle bakmazdın
Demek ki gözüme kandı gözlerin.

uğur ışılak

Hüzündür Bize Yakışan…

Temmuz 31, 2007 at 11:11 pm | In görsel | 1 Comment

Tarık Tufan

Temmuz 31, 2007 at 10:55 pm | In usta kalemler | Leave a Comment

“ve sen, kuş olur gidersin..” i Eleştiri-Yorum

Kendini hayata bağlayan ilklerini kaybetmiş. İçli. Hayat’ın; “anlamlı bir cümle kurabilme isteği/çabası” olduğunu söylemesine rağmen, o cümleyi kurmak için didinen parmakları geçmişin tırnaklı ağlarına dolanan. Yaşadığı sorunlardan dolayı, incitmeme güdüsü ile sevdiklerinden dahi uzak durmayı yeğleyebilen. Kendinden korumak düşüncesi ile tercih ettiği uzak duruşların bedelini acı çekerek ödeyen.. ve bu şekilde sorumluluktan kurtulduğunu düşünen. İlgi ve sevgiye ihtiyacı olduğu halde, kısmen haklı ve paranoid düşüncelerle bağlanmaktan elden geldiğince sakınan. Tam da bu nedenle, sevecen mizacı yüzünden kendiyle bile çelişen. Kendini çevreleyen kalabalıkların içinde yalnızlaşmış. Kendi eliyle sündürdüğü geçmişin korkuları geleceğini gölgelediği için karamsarlaşmış birinin öyküsü.

Tüm bu nedenlerden dolayı, insanı; ” zaman içinde aşınmış, her şeye kırgın bir ruhun kendini onarabilme çabası ” olarak tanımlıyor.

Anlaşılmaktan öte.. anlatınca bir şeylerin değişip daha iyi olacağını ummadığı halde.. ve belki sadece saklamaktan yorulduğu için kendini haykırmak isteyen kahramanımız, yazdığı hikayenin ardına sığınıyor ve oradan sessizce kendi acısını bağırıyor;

“Ey insanlar.. ey etrafımdaki kalabalık.. ey acılarımın kaynakları.. beni anlayabilmeniz bu güne değin mümkün olmadı. Bu günden sonra da mümkün olacağını sanmıyorum.. ve bunu bekliyor da değilim. Ancak saklamak ve gömmekten yoruldum.. ve artık tutmak istemiyorum. Yüzünde gülücükler gördüğünüz.. ara sıra sitemli bakışlar attığınız.. bazınızın kullanmaya çalıştığı kimse işte bu. Semiz gördüğünüz için pençelerinizle etini tırmıkladığınız geyiğin içinde yaralı.. ama bir o kadar da mert bir ceylan barınıyor”

Kitabın önsözünde; cesareti ile birlikte, anlatacaklarından dolayı başına gelebileceklerden yana taşıdığı kaygıları okumak mümkün.

Önsözün ardından alıntılanan ve Dücane Cündioğlu’na ait olan aforizmanın adresi, bu öykünün kahramanından ziyade, öyküye büyük bir zenginlik ve anlam katan mütevekkil sokak adamı için olmalı! Kahramanımızın on sekizinci sayfada;
” Anlıyorum ki hayat hep beklenmedik şeylerdir. Kural böyle.. Sen yürüyeceksin ve beklenmedik şeylere hazır olmanın çarelerini arayacaksın. İyi de…. Bir şey beklenmiyorsa ona hazırlıklı olmak nasıl olacak” diyerek, hayatla kendisi arasında cereyan eden sorunun/sorun-un cevabını da sokak adamından “tevekkül ve teslimiyet” şeklinde alıyor.

On dokuzuncu sayfaya kadar ifade ettiklerinin, felsefeden yana olan nasibi ile birlikte, biraz da duygularını bu kadar açık şekilde ifade ediyor olmanın bilinçaltındaki kaygıları giderme refleksinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak öyküye başlandıktan bir süre sonra kaygılar unutuluyor. Akıl ve mantık usul usul geri çekilip, kalp ve duyguların önünde saygı ile eğiliyor. Ve kahramanımız, bilinçaltında gizlediği mahrem odaların kapılarını bir bir aralamaya başlıyor. Böylece bir öykü için ideal olan gerçekleşiyor, su yolunda ve Tarıkça akmaya başlıyor. Yaşananları en can alıcı şekilde sunmak için kelimeler itina ile seçilirken kaçınılmaz olan gerçekleştiği için, yazar yer yer kendini de okuyucu için kazdığı kuyunun dibinde buluyor. Ya da, okuyucuyu oraya çekmenin bedelini bu şekilde ödediğini söylemek de mümkün. Düşünen değil, öykünün en orta yerinde anlattıklarını an be an yaşayan yazarı, bu öykü ile kendini bir kat daha aşmış vaziyette buluveriyorsunuz..

” İnsan kaybettikleriyle insandır” diyor T.Tufan. O halde kaybettiği kadar kazanandır insan. Acısı kadar insandır.. ve insan acılarına katlanabildiği kadardır. Sevdikleriniz avuçlarınızın arasında çırpınan bir kuş olup da gitmediyse, hiçbir zaman yeterince bilemezsinin acıyı. Onun içeriğine dair kuracağınız cümleler iğretidir. Ve inemezsiniz imgelerin derinliklerine. Arka planı yoktur sizin için görünenin ötesinin. Şayet ölüm olmasaydı hiç çekilir miydi yaşamak dediğinizde, anlayamaz kimse sizi. Ya da Mallarme’yi bir siz anlarsınız, mutluluk ile budalalığı eşdeğer bulduğu için. Hayatı sıla olarak bilip maveraya öykünen seçkin azınlığın anlam arayışındaki kaçınılmazdır belki de acı. Hayatı; çokça çile, birde ölüm.. ya da biraz hayat koca bir ölüm diye tanımlar böyleleri. Onların, baktıkları hemen her objede hüzün salgılayan bir yan görmelerinin sebebi; kaçınılmaz olanın yitiriş ve hakikatin ölüm olacağını iyi bilmelerinden kaynaklanır. Ve ancak bunun içindir ” yalnız hüznü vardır kalbi olanın” deyişleri.. ve hüznün bize en çok yakışan olduğunu ifade edişleri. Çünkü sevilen her şey yitecek bir anne, yaslanılan her omuz evden bir gün gidecek olan babadır. Ve öleceğinin.. ve hesap vereceğinin uyanıklılığında olduğu için, bir bebeğe sunulan tebessümün ardında bile biraz hüzün olacaktır bunun için.

Sonuç; ” Ve sen, kuş olur gidersin” yazdıklarını hak eden ve duygularını ayniyle okuyucuya aktarmayı başarmış nitelikli bir yazarın telif ettiği mükemmel bir eser.

Giriş kısmında Tarık Tufan’ın salgıladığı alışılmış buruk tadı bulamadığım için, “acaba öykü yerine deneme yazmaya devam mı etseydi” diye içimden geçirmeden edemedim. Zordu denemeyi deneme gibi yazmak.. şiir yarısıydı. Her sayfaya on satır koyup bir kitap yayımlatmaya da benzemiyordu.. ve bu yüzden onu anlıyordum. Ancak her şeye rağmen yürek yazılarını kaybetmekten yana endişeler taşımıştım ilk sayfaları okurken. Öykünün sonuna geldiğimde ise sadece şunu söyledim, “sanırım her mükemmel kitabın kaderi bu”. Yani ilk sayfalarının, daha sonrası hakkında yanlış kanaat vermesi.

Kekeme Çocuklar Korosu ile başlayan yazarlık serüvenindeki naifliği, Kraliçe’nin Pireleri ile üzerinden büyük ölçüde atan yazarın, son kitabı ile kemale doğru yürüdüğü görmek büyük ölçüde memnuniyet verici. Aynı başarı ve titizliğin tashih çalışmasında da göze çarptığını ifade etmeliyim. Sadece birkaç küçük dikkatsizlik.. Edebî olarak değerlendirdiğimde gördüğüm tek kusuru ise, daha önce bahsettiğim gibi on dokuzuncu sayfaya kadar olan kısmın yer alması. Buranın, yazdığı öykünün sürükleyiciliğini menfi yönde etkilediğini, öykünün bütünlüğünü biraz zedelediğini düşünüyorum

Kısaca ifade etmek gerekirse, sözü yüreğinde damıtıp parmağından akıtan bir yazar var karşımızda. Gereği gibi tanıtılması halinde, bu kitabın kendisini Edebiyat Dünyası’nda en az birkaç basamak birden yükselteceğine inanıyorum. Velhasıl siyasi görüşlerini, insanlığın insanlığına savaş açan yönleri ile popüler kültür ve modernizme dair kaygı ve karşıtlığını, en can alıcı ve mümkün olduğunca evrensel ve insani renklerin hakim olduğu bir dil ile kaleme aldığı denemeleri ile yüreklerimizi titreten Tarık Tufan, kendisini bir kat daha aştığı öyküsü ile okuyucu karşısına çıkıyor.

Eleştiri-yorumun sloganı; şayet tüm kitaplar bu kadar sürükleyici ve yazarları bu kadar başarılı olsaydı, okumaktan yaşamaya fırsatımız kalmazdı..
Selim Sevkioglu

Harflerin ESrarı ve El-Cami’u İsmi Şerifi

Temmuz 31, 2007 at 10:34 pm | In cemaat | Leave a Comment

Allahın dört büyük meleği vardır Meleküt Alemin’de.

Bunlar:

1- Cebrâil: (“Kur’an’da üç yerde “Cibrîl” olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu’l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir. (el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110). Vazifesi, Allah’ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.”)

2- Azrâil: (“Melekü’l-mevt” ( = ölüm meleği) olarak geçmektedir. ” Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (es-Secde, 32/11)”

3- Mikâil: (“Kur’an-ı Kerîm’de bir yerde “Mikâil” olarak zikredilmektedir. (el-Bakara 2/98) Mikâil’in görevi: yağmurun yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat olaylarını Allah’ın emri ve izni ile vukua getirmektir.”)

4- İsrafil: (” Kur’an’da “İsrâfil” olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette “(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr’a üflenince Allah’ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr’a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar.” (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr’a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Bu görevinden dolayı İsrafil’e “Sûr meleği” ismi de verilmektedir.Ayrıca İsrâfil’in, “Levh-i Mahfuz”* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli olduğu bilinmektedir.”)

İmdi, bu dört büyük Meleğin isminin baş harflerini bir kombinasyon olarak sırayla alırsak, Cebrail, Cim harfi (C), Azrail, Ayn harfi (A), Mikâil, Mim harfi (M), İsrafil, Hemze (E, elif).

Bunları bir araya getirdiğimizde “Cami ya da Camii” ismini elde ederiz. Ebced ilminde bu harflerin total rakamsal karşılığı 114′tür. Kitap’ta 114 adet sure vardır. Ve Camii’nin başına elif lam takısı geldiğinde yani “El Camii” olduğunda Allah’ın İsmi olur.

el-Cami’u celle celâluh ”

Manası: “1- İstediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan. 2- Bütün mahlukâtı hesaba çekmek üzere kıyamet gününde bir araya toplayan. 3- Evrendeki tüm varlıkları tam bir âhenk içinde toplayıp düzenleyen. 4- Bütün övgü ve erdemleri zatında toplayan. “

Kur’ân-ı Kerîm’den İlgili Ayet: “İşte bunda, ahiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün İNSANLARIN BİR ARAYA TOPLANDIĞI BİR GÜNDÜR VE O GÜN (BÜTÜN MAHLÛKATIN) HAZIR BULUNDUĞU BİR GÜNDÜR. “
(11:103)

“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin…”
(Kur’ân-ı Kerim 7:180)

Harflerin Esrarı

Temmuz 31, 2007 at 10:17 pm | In cemaat | Leave a Comment

Herkes laftan anlar, insan odur ki rumuzdan anlaya”

Harflerİnsan esma’dan esma harflerden mürekkeptir. Kelimelerin ruhu harflerdir. Bir dilin irfani mi yoksa dünyevi mi olduğunu kelimelerinin içinde barındırdığı harflere bakarak anlayabilirsiniz. Harfler tek başlarına ayetlerdir (bknz hurufu mukatta) ancak idraki dar insanın ayetleri anlayabilmesi için harfler kelimelere dönüştürülmüştür. Kelimelerden cümleler kurar, cümlelerden paragraflar örer, paragraflardan uzun, uzun yazılar inşa eder anlatmaya çalışırız. Halbuki insan rumuzdan anlayana denir. Az kelimeyle çok şey anlatmaya şiir denir. Mecazdan anlayana bilgili kişi, alegoriden anlayana arif kişi denir. Az söz söylemek dilin zekatı , az kelime kullanarak çok şey anlatmak yazarlığın şanındandır. Bu anlamda Osmanlı yazı dilinin harekesiz oluşu onun irfani bir çaba içinde oluşunun göstergesidir.

Harfler sırdır. Sırrı ifşa eden S harfinin eSrarını kelimelerin ormanında harflerin peşine düşerek bulabilirsiniz. S hangi harfin içine girmiş ise Sır olmuştur, eSrar olmuştur, efSun olmuştur . Mesela gizem ve Sırrın öz akrabalığı yoktur : inSan gizlemek ister halbuki toprak çömleklerin üzerine çekilen cilaya verilen Sır ismi gibi, Sır açığa çıkarılması istenen beklenen bir şeydir. Açıktadır ancak herkeS göremediği için Sır olmuştur. Ş gösteriŞ’in remzidir. İçinde yer aldığı kelime ulvi olsun süfli olsun göz kamaŞtırır, Bütün bakıŞları üzerine çeker. İçinde Ş harfi olan bir tane iddiasız kelime bulamazsınız. GüneŞ, ateŞ, aŞk, Şehvet, Şevk, nakıŞ, Şhov, Şehit. Oysa bu kelimelerin benzerleri yakın akrabası sayılan diğerlerine baktığımızda daha Sade, daha Sakin bir hal görürüz. Yukarıdaki Ş li kelimelerin S li benzerlerine bakalım isterseniz. AteŞ ten yükselen ıSı, aŞk ile atışan Sevgi, Şehvetle at koşturan köSnü, Şevk ile yola düşen iStek, nakıŞ ile göz okşayan deSen, Şhov ile sahne alan göSteri ne kadar da Sönük kalıyor Ş nin yanında.

AŞk ile ateŞin kızı, Şah ile Şeytanın arkadaŞı: Ş. Bir kelimelin önünde yürüdüğü zaman ona Şekil verir, kelimenin ortasında yer alırsa esası teŞkil eder, kelimenin ayak ucunda bile dursa onu baŞ yapar.

İçinde Ş harfi olmayınca Şah olmaz hiçbir kelime. Ş insanı tanımlayınca insana Şahsiyet verir. Onu, Şah yapar, Şeyh yapar, Şövalye yapar, Şakir yapar, Şakirt yapar, Şehsuvar eder. Şerefli yapar, Şeytanla iŞbirliğine girer Şaki yapar, Şırfıntı yapar, Şempanze yapar, Şirret yapar, Şerefsiz yapar .

Yakıcıdır; GüneŞ ten alır ateŞini. GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap hep ş ile ıŞıldar.

S Sırları barındırır karnında. Ş nin yanında Sönük kalır ama bir nevi ş’nin akıllı kardeşidir. Aşık olmak yerine Sevmeyi Şüphe etmek yerine Sorgulamayı, teŞhir yerine sergilemeyi Salık verir. TaSnif eder, Soru sorar, Sorgular , Şekillendirmez belki ama sonuçlandırır.

Pek çok harf için bu karşılaştırma, bu kıyas yapılabilir. V harfi ile B harfinin yönetim ile ilgili yer aldığı kelimelerin kısaca kıyasını yapar isek karşımıza şu kelimeler dikilir ve ifşada bulunur. V harfinden pek çok yönetici kelime neşet eder.. Vasi olur, padiŞah’a akıl veren Vezir olur, Vali olur, Vekil olur. Valide olur ama Baba olmaz. Oysa diğer bir yönetici harf B bakan olur amma BaşBakan da olur, Bey olur, Buyruk verir, Baş olur emir verir, Baba olur devlet ile özdeşleştirilir.

Geveze ve bilge harfler vardır. Türkçe’de sesli harf dediğimiz A, E, I, İ gibi harfler çok konuşup az söyleyen harflerdendir. Zurnaya, Kavala ses veren nefestir ancak boşluğa üflediğin nefesten ancak tıs sesi alırsın. Sesli harf dediğimiz harflerin bir kısmı bilge bir kısmı yönetici bir kısmı savaşçı mahiyettedir. Öte yandan harflerin tek başlarına tuttukları anlam alanı ile etkileşimlerinden doğan anlam dünyası genişleyebilir İttifaklar kurunca farklı kombinasyonlar farklı karakterler ortaya koyarlar, yükselen burcun, burçlar üzerindeki etkisi gibi, kaymaklı kadayıf gibi.

Hülasa harfler sırdır. Yukarıda ifade ettiğim düşüncelerimin bilimsel bir mahiyeti yoktur. İstatistiklerle, nicel gözlemlerle desteklenmemiştir. Modern hurifiliğin temelini atmak gibi bir niyete de sahip değilim. Ancak uzunca bir süredir harflerin kendi başına manası olduğu, tek başına konuştuğuna dair bir inanca sahibim. Harfler sırdır. Sırrına ulaştır ya Rabbim!

Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, «Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz» diye buyurdu. (Bakara No:31 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Dediler ki: «Seni tesbih ederiz, Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan Sen’sin.» (Bakara No:32 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Buyurdu ki: «Ey Âdem! O şeyleri adları ile meleklere haber ver!». Âdem de o şeyleri adları ile haber verince (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki, «Size dememiş miydim ki, Ben şüphesiz göklerin de yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizin izhâr ettiğiniz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.» (Bakara No:33 / Ömer Nasuhi Bilmen Meali

Hoşgeldiniz…

Temmuz 31, 2007 at 4:22 pm | In Uncategorized | 2 Comments

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarız…

WordPress.com'dan blog alın. | Theme: Pool by Borja Fernandez.
Entries and comments feeds.